Yeni Nesil İşler
Metehan Türkay: Gerçek Hayat, Benim İçeriklerimden Çok Daha Komik
Bir yanda 140’tan fazla şirketin B2B satış süreçleri, diğer yanda sosyal medyada girişimcilik dünyasının klişelerini tiye alan içerikler… Metehan Türkay’la teknoloji, satış, girişimcilik ve iş dünyasında mizah üzerine konuştuk.
Röportaj: Yeşim Çevik
Metehan Türkay ile yaptığım bu röportajda B2B satıştan yapay zekâya, Avrupa’ya açılmaktan girişimciliğe kadar iş dünyasının birçok önemli başlığını konuştuk. Ama sohbetin en keyifli tarafı, Metehan’ın iş dünyasına bir de mizahın içinden bakmasıydı.
Kurumsal hayatın klişelerini içeriden bilen, onları sosyal medyada kahkahaya dönüştüren Metehan’ın, başlık da yaptığımız şu sözü bence her şeyi özetliyor: “Gerçek hayat benim içeriklerimden çok daha komik.”
Bu sohbeti yalnızca satış ve teknoloji açısından değil, iş dünyasına biraz da gülümseyerek bakmak isteyen herkes için keyifli bulacağınızı düşünüyorum.
Metehan seni biraz tanıyalım. Metehan Türkay kimdir?
Ben mütevazi girişimci bir kardeşinizim. Start-up’larla, kobi’lerle ya da aslında genel olarak B2B çalışan şirketlerle uğraşıyorum. İşim gücüm bunlara satış fırsatları üretebilmek.
Bir de arada yazıp çiziyorum; sosyal medyadan güldürüyorum diyelim :)
Markalar genellikle müşteri bulmak için satış ekibini büyütür; siz ise CoreMagnet’le küçültüyorsunuz. CoreMagnet fikri nasıl ortaya çıktı?
Evet, satış dünyası da her şey gibi değişti.
İşin içinde çok daha fazla teknoloji var, süreçleri yeniden düşünmek gerekiyor. Müşteri davranışı da değişti; alıcı her zamankinden daha sıkılgan ve eli daha güçlü. Özellikle yapay zekayla birlikte, yapmanın kolaylaştığı ama satmanın zorlaştığı bir dünyadayız.
Klasik refleks şu: satış tutmuyorsa ekibe bir kişi daha ekle. Ama bir satışçının gününe bakınca, zamanının büyük kısmının görüşme yapmakla değil; liste çıkarmakla, firma araştırmakla, mail yazmakla, takip etmekle, CRM doldurmakla geçtiğini görüyorsunuz. Yani ekibe adam eklediğinizde çoğunlukla satış kapasitesi değil, o operasyonel yükü taşıyacak kas satın almış oluyorsunuz. Bugün o yükün önemli bir kısmı sistemle karşılanabiliyor. Biz de satışçıyı azaltmak yerine, insanın gerçekten fark yarattığı yere, yani görüşmeye ve kapatmaya koyuyoruz. Sonuç olarak daha küçük bir ekip, eskiden çok daha kalabalık bir ekibin ürettiği hacmi üretebiliyor. Biz de buraya bir çözüm üretmek istedik.
“Yapay zekâ bir problemi çözerken bir problem üretti; bugün sahadaki asıl zorluk bu.”
2023’te, biri İstanbul’da diğeri Amsterdam’da yaşayan iki arkadaş olarak kurduk Coremagnet’i. Aslında yapmaya çalıştığımız değil, yapmaya engel olamadığımız bir işti. Ben kurumsal dünyadaydım, o zamanki ortağım Burhan’ın bir startup’ı vardı ve exit aşamasındaydı. İkimiz de yapay zekanın gelişimini yakından takip ediyorduk ve bunun B2B satışta ne anlama geldiğine dair heyecanlandığımız fikirler vardı. Bu fikirleri hızlıca prototipe ve basit ürünlere çevirebilecek kabiliyetimiz de vardı.
BUNLARI OKUDUNUZ MU?
Aslı Gümüşel: İlk Şişeyi Görünürlük, İkinciyi Ürün Sattırır
“Kimse Seni Davet Etmese Bile Kendi Sahneni Kur”
Çevremizde şunu sık sık görüyorduk: Türkiye’de KOBİ ve startup segmentinde B2B satış tarafında ciddi bir verimlilik açığı var. Benim kurumsal dünyada, Burhan’ın teknoloji şirketinde standart olarak kullandığımız araçlar ve süreçler, benzer ölçekteki birçok şirkette ya hiç kullanılmıyor ya da yarım kalıyordu.
Başlangıçta çok net bir planımız yoktu. Satışa saldırmak istediğimizi biliyorduk, bunu teknolojiyle yapmak istediğimizi biliyorduk. Fikri çevremizden sanayici bir KOBİ sahibine götürdük. Çok ilgisini çekti, “ne fikriniz varsa gelin burada deneyin” deyip bize alan açtı. Yani daha kendi fikrimizi tamamlayamamışken müşteriyle başladık yolculuğa.
Yaptığımız uygulamalar o ilk ham halleriyle bile firmalara ciddi fayda sağladı. Biz de bu özgüvenle diğer işlerimizi bırakıp tamamen buraya odaklandık.
O günden bugüne B2B satışı iyileştirmek için çözüm geliştiriyoruz. Bugüne kadar 140’tan fazla firmanın süreçlerini üstlendik. Coremagnet’i şimdi ben tamamen devraldım, Burhan’la farklı işlerde ortaklığımız sürüyor. Kurulduğumuz günden bu yana hem daha oturmuş hem de basitleştirilmiş bir iş akışıyla hizmet veriyoruz. Basitleştirmenin daha zor olduğunu da bu süreçte öğrendik.
Sence, yapay zekâ B2B satışın hangi kısmını gerçekten değiştirdi, hangi kısmında ise hâlâ insan faktörü olmadan olmaz?
Yapay zekâ yapma maliyetini neredeyse sıfıra indirdi. Ama yanlış şeyi yapmanın maliyetini düşürmedi. Bütün değişim aslında bu tek cümlede.
Somut olarak değişen taraf şu: bir liste çıkarmak, firmaları araştırmak, kimin ne yaptığını anlamak, otuz farklı versiyon copy yazmak, gelen cevapları sınıflandırmak, takibi zamanında yapmak. Bunlar üç yıl önce bir ekibin haftasını alan işlerdi. Bugün bunların hepsi kurulabilir bir sistem. Eskiden dört kişinin yaptığı hazırlık işini bir kişi bir öğleden sonra yapıyor, üstelik daha az hatayla.
Ama işin ironik tarafı şu: bu kabiliyet herkese aynı anda geldi. Yani sizin on kat daha fazla mail atabilmenizi sağlayan şey, rakibinizin de on kat daha fazla mail atabilmesini sağladı. Alıcının kutusu doldu. Üç yıl önce iyi sayılan bir açılış cümlesi bugün jenerik duruyor, çünkü aynı cümlenin bir benzerini o hafta dört kez daha gördü. Yapay zekâ bir problemi çözerken bir problem üretti; bugün sahadaki asıl zorluk bu.
İnsansız olmayan kısma gelince.
Birincisi hedef seçimi. Yapay zekâ bir hipotezi güzelce uygular ama hangi hipotezin denemeye değer olduğunu seçemez. “Bu segmentte bir şey var” hissi, çoğu zaman veriden değil, o sektörde geçirilmiş zamandan geliyor. Ve maliyeti burada: yanlış kitleyi çok verimli bir şekilde yormak, artık eskisinden çok daha kolay.
“Şirketler satış yaptığını sanıyor ama aslında sadece talep karşılıyorlar.”
İkincisi mesajın kendisi. Yapay zekâ dilbilgisi doğru, akıcı, gayet düzgün bir mail yazıyor. Sorun şu ki düzgün olmak bir mailin işini görmesi için yetmiyor. Karşı taraftaki insanın gerçekten neye kızdığını, hangi cümlenin onu rahatsız edeceğini, hangi kelimenin sektörde kimsenin kullanmadığı bir kelime olduğunu bilmek lazım. Bu bilgi toplantılarda oturmuş insanların kafasında duruyor. Bir metnin doğru mu yoksa yalnızca temiz mi olduğunu ayırt etmek, hâlâ tamamen insan işi.
Üçüncüsü de toplantının kendisi. Alıcı orada ürünü değerlendirmiyor sadece; karşısındaki insanı değerlendiriyor. Tereddüdün nerede olduğunu anlamak, söylenmeyen itirazı duymak, kime güvenileceğine karar vermek. Zaten bizim bütün işimiz o odaya doğru insanı sokmaya çalışmak. O odada olan şeyi otomatikleştirmeye çalışmak bence yanlış hedef.
Kabaca şöyle özetlerim: yapay zekâ satışın hazırlık kısmını devraldı, karar kısmını değil. İşin ağırlığı yapmaktan seçmeye kaydı. Ve seçmek zaten hep daha zor olan kısımdı.
Bir şirket size geldiğinde ilk baktığınız şey nedir? Ürün mü, hedef pazar mı, satış ekibi mi, yoksa şirketin mevcut müşteri kazanma yöntemi mi?
Sıralı bir kontrol listemiz yok. Aynı anda cevap aradığımız küme var.
Kime satıyorsunuz? İlk konuşmanın büyük kısmı buna gidiyor. Ürünün ne yaptığını değil, o ürünü satın alan insanın kim olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Burada firmaların kendi tarifi ile gerçek alıcı çoğu zaman aynı çıkmıyor.
O insan ihtiyacının farkında mı? Burada üç ayrı dünya var. Problemi bilen ve çözüm arayan biri, sizi neden tercih etmesi gerektiğini soruyor; onun mailinde iş kısa, doğrudan farkınızı söylersiniz. Problemin farkında olmayan biri için önce problemin var olduğunu, sonra kendisinde de olduğunu göstermeniz, sonra çözüme geçmeniz gerekiyor. Bu en zoru, çünkü aynı anda üçünü birden yapmaya kalkarsanız hiçbiri olmuyor. Bir de zaten düzenli alım yaptığı bir kalem varsa iş tamamen başka yere kayıyor. Orada soru “ikna eder miyim” değil, “o düzene ne zaman girebilirim” oluyor. Sözleşme yenilemesi ne zaman, tedarikçisinden memnun mu, ikinci bir tedarikçiye açık mı. Aynı ürünü satıyorsunuz ama üç ayrı iş yapıyorsunuz.
“Sahaya gitmeden sahayı öğrenemezsin.”
Bu tip bir ürüne ne kadar aşina? Bizim için belirleyici sorulardan biri bu. Karşı taraf ne sattığınızı zaten biliyorsa tek soru var: neden siz. Ama kategoriyi hiç duymamışsa, hem bir kategoriyi anlatmanız hem de toplantı istemeniz gerekiyor. Bunlar bambaşka iki iş demek. Yıllardır kullanılan bir yazılımı satmakla, adı henüz oturmamış bir çözümü satmak arasında dil olarak neredeyse hiç ortak nokta yok.
Benzer firmalar ne düzeyde var? Yani rekabetin yoğunluğu. Hedef kitleye haftada beş benzer email gidiyorsa sizin mailinizin ilk işi altıncı olmamak. Kimsenin ulaşmadığı bir kitleyse tam tersi bir risk çıkıyor. Orada asıl mesele ilgisizlik değil, insanları hazırlıksız yakalamak. Hiç alışkın olmayan bir kitlede çok agresif olmamalısınız.
Zaten bir çözümü varsa bu bize ne yapıyor? İlginç olan kısım şu: bu her zaman dezavantaj değil. Bir çözümü olan firma o kategoriye bütçe ayırmış, karar mekanizmasını kurmuş, konuyu anlıyor demektir. Yani penetre olmak zor ama olduğunuzda değeri yüksek. Kimsenin çözümü olmayan bir pazarda ise kapı açık ama içeride kimse yok; orada satıştan önce bir kategori kurmanız gerekiyor ki bu bambaşka bir maliyet. Bu ikisi arasında nerede durduğumuzu baştan bilmek istiyoruz, çünkü ikisinin mesajı da beklentisi de aynı olamaz.
Pazar ne kadar büyük? Bu, işin nasıl yapılacağını doğrudan belirliyor. Yüz firmalık bir pazarda her firmayı tek tek çalışırsınız, hepsini çok iyi bilirsiniz, çünkü kaybedecek adres yok. Yüz binlerce firmaya hitap ediyorsanız da doğru genellemeleri yapmak zorundasınız; orada tek tek çalışmaya kalkmak işi yavaşlatmaktan başka bir şey yapmıyor. İkisi de aynı işin adı ama tamamen farklı iki yöntem.
Bugün bir Türk şirketi “Ben Avrupa pazarına açılmak istiyorum ama nereden başlayacağımı bilmiyorum” dese, ona ilk üç tavsiyeniz ne olur?
Dürüst olayım: önce açılıp açılmaman gerektiğine karar ver.
Biz sıfırdan yurt dışına çıkmaya çalışan firmalarla genelde çalışmıyoruz. Hazırlıksız firmalarla o topa girmek iki tarafa da zarar veriyor. O yüzden vereceğim tavsiyeler biraz bu yönde olacak.
Bir: “Avrupa” diye bir pazar yok.
Bu cümleyi kuran her firmaya aynı şeyi soruyorum: hangi ülke, hangi şehir, hangi sektör, hangi büyüklükte firma? Almanya ile Fransa birbirine benzemez. Hollanda’da işleyen bir yaklaşım İtalya’da duvara toslar. Satın alma kültürü, karar süresi, fiyat hassasiyeti, hatta mail yazma adabı bile ayrı.
İki: İhracat bir karar değil, bir altyapı.
Bu hem üründe hem hizmette böyle. Yurt dışına satmak, kapıyı çalmakla başlamıyor. Arkasında ne olduğuna bakmak lazım: Yabancı dilde konuşabilen, gelen görüşmeye giren, teklifi hazırlayan biri var mı? Sertifikasyon, uyumluluk, gümrük, lojistik tarafı çözülmüş mü? Fiyatlandırman o pazarda anlamlı mı? Referansın var mı? Sorun çıktığında oraya bir uçak bileti alıp gidebilecek durumda mısın? Bunların çoğuna hayır diyorsan sorun pazarlamada değil, ve hiçbir kampanya bunu kapatmaz.
Üç: Sahaya gitmeden sahayı öğrenemezsin.
Bu bizim en çok gördüğümüz eksik. Masabaşında yapılan pazar araştırması size o pazarın nasıl konuştuğunu öğretmiyor. Hangi kelimenin oralarda kimse tarafından kullanılmadığını, hangi itirazın ilk on dakikada geldiğini, kimin gerçekten karar verdiğini ancak o odalarda oturarak öğreniyorsunuz. Bir fuar, birkaç saha ziyareti, on tane gerçek görüşme. Bunlar olmadan yazacağınız her email tahmin üzerine kurulu olur ve bu tahminler genelde tutmuyor.
Toparlarsak: hazırlıksız firmalara tavsiyem boş hayale kapılmamak. Yurt dışı, iç pazarda çözülmemiş problemlerin çözüldüğü bir yer değil; aksine hepsini büyüterek geri veriyor. Ama yukarıdaki üç şey yerindeyse, o zaman gerisi teknik bir mesele ve orada gayet iyi sonuç alınıyor.
Bugüne kadar çalıştığınız şirketlerde seni en çok şaşırtan şey ne oldu? “Şirketler satış yaptığını sanıyor ama aslında…” desek, bu cümleyi nasıl tamamlarsın?
“…aslında sadece talep karşılıyorlar.”
Beni en çok şaşırtan şey bu oldu.Birçok firmanın satış diye adlandırdıkları şeye yakından baktığınızda ortada satış yok. Gelen talebi karşılamak var. Telefon çalıyor, teklif gidiyor, bir kısmı kapanıyor. Bu iyi işleyen bir sipariş masası var ama satış değil.
Aradaki fark şu: birinde talebin nereden geldiğini siz belirliyorsunuz, diğerinde talep size ne getirirse onu satıyorsunuz. İkincisi büyümediğiniz anlamına gelmiyor, hatta yıllarca gayet güzel büyüyebiliyorsunuz. Ama bir gün referans zinciri yavaşladığında ya da pazarda bir şey değiştiğinde elinizde çevirebileceğiniz bir düğme kalmıyor. Çünkü hiç kurulmamış.
BUNLARI OKUDUNUZ MU?
Duales Studium Nedir? Maaşlı Üniversite Eğitimi ve Kariyer Fırsatı
Almanya’da Franchise Ekosistemi Büyüyor: Avrupa’nın En Büyük Pazarına Nasıl Girilir?
Bunun altında yatan sebep de şu bence: satış Türkiye’de büyük ölçüde bir yetenek meselesi olarak görülüyor. İyi satışçı bulursun, o satar. Oysa satış bir disiplin, hatta bir mühendislik. Ölçülebilir, tekrarlanabilir, verimleştirilebilir bir süreç. Nereden kaç kişiye ulaştığınız, kaçının cevap verdiği, kaçının toplantıya döndüğü, hangi mesajın hangi segmentte çalıştığı; bunların hepsi ölçülebilir şeyler. Ama çoğu firmada bu sayıların hiçbiri yok. Ay sonunda ciroya bakıyorlar, o kadar.
Beni en çok şaşırtan şey, şirketleri büyüten ve hayatta tutan yegâne şey olan satışın, çoğu zaman talep karşılamak kadar basit bir konuya indirgenmesi. Oysa ki burada bir derya deniz var.
Gelelim sosyal medyaya. Sosyal medyada bambaşka bir Metehan görüyoruz: daha mizahi, daha eğlenceli ve oldukça doğal bir içerik dili. İş dünyasında ciddi bir B2B teknoloji şirketinin kurucu ortağı olmakla sosyal medyada komik içerikler üretmek birbirini nasıl besliyor?
Malzeme zaten işimden geliyor.
Ben işim gereği çok fazla girişimci, çok fazla iş insanı görüyorum. Tanışıyorum, konuşuyorum, toplantısına giriyorum. Ve şunu samimi olarak söyleyebilirim: gerçek hayat benim içeriklerimden çok daha komik. Ben aslında bir şey uydurmuyorum, gördüğüm şeyi biraz çerçeveleyip geri veriyorum.
İçeriklerin neden ilgi çektiğine gelince, iki şey görüyorum.
Birincisi, her videonun bir konsepti ve bir ana fikri var. Ama mesajı tersten veriyor. Bir durumun gülünçlüğünü abartarak aslında tam tersi yönde yol gösteriyorum. Kimseye “şunu yapmayın” demiyorum; yapanı gösteriyorum, gerisini izleyen kendi kuruyor. Bu, doğrudan öğüt vermekten çok daha güçlü çalışıyor.
“Ben aslında bir şey uydurmuyorum, gördüğüm şeyi biraz çerçeveleyip geri veriyorum.”
İkincisi, videoların içinde referanslar, Easter egg’ler var. Hem startup hem kurumsal dünyada herkesin bin kere karşılaştığı klişeler, tiplemeler, kalıp cümleler. Bunlar aslında tek başına komik değil; çerçeveye oturttuğunuzda komik hale geliyor. O çerçeveyi kurabilmek için de o odalarda bulunmuş olmanız gerekiyor. İşin beslediği yer tam olarak burası.
Bir de şu var, itiraf edeyim: o videolar bazen bana kim olmamam gerektiğini hatırlatıyor, yani kendime verdiğim tavsiye niteliğinde. Ama yalan söyleyemeyeceğim, bazen de zaten dönüştüğüm canavarı karikatürize ediyorum. Sanki ben değilmişim gibi yaparak aslında kendimle dalga geçiyorum. İzleyen de bunu sezinliyor sanırım, çünkü uzaktan bakan birinin değil, içeriden birinin dalgası olduğu belli oluyor.
Nihayetinde bunlar bir ifade biçimi. İnsanlar da anlamıyor değil, gayet anlıyorlar ve sağ olsunlar ilgi gösteriyorlar. Bu da çok fazla sayıda insanla tanışmamı sağlıyor. Şöyle bir şey oluyor: o videoyu çeken kişiyle videoyu izleyip ilgilenen kişi zaten benzer insanlar. Yani mizah bir filtre gibi çalışıyor. İnsanlar bu sebeple benimle tanışmak istedikçe ben de onları tanımış oluyorum. Sonuçta mizah çatısı altında bir iletişim dili kurmuş oluyorum.
“Bir yanda ciddi bir B2B teknoloji şirketinin kurucu ortağı ve girişimcisin, diğer yanda sosyal medyada mizahi ve oldukça eğlenceli içerikler üretiyorsun. Bu iki farklı kimliği aynı anda taşımak izleyicide ve müşterilerinizde nasıl karşılık buluyor? Hiç ‘Bu kadar ciddi bir iş yapıyorsan neden böyle içerikler üretiyorsun?’ şeklinde bir tepki aldınız mı?”
Açıkçası çekincelerim vardı. Yalan söyleyemem, riskli buluyordum.
B2B satış işi yapıyorsun, startup ve kurumsal firmalarla konuşuyorsun, sonra kalkıp girişim dünyası ve kurumsal dünya ile dalga geçen içerikler çekiyorsun. Bunun bir yerde bana geri döneceğini düşünüyordum. Ama aldığım tepkiler beni çok şaşırttı ve şaşırtmaya da devam ediyor.
Bence sebebi şu: insanlar artık birini ahkam keserken izlemek istemiyor. Bilgi her yerde. Merak ettiğiniz şeyi yapay zekâya soruyorsunuz, otuz saniyede cevabını alıyorsunuz. Dolayısıyla birinin çıkıp size bir şey öğretmesinin değeri eskisi kadar yüksek değil. Hele sosyal medyada o kadar çok “beş maddede şu” içeriği var ki, insanlar farklı bir şey arıyor. Anlatmak istediğiniz şeyi daha örtülü, mizahla söyleyince çok daha fazla karşılık buluyor. Aynı fikri anlatıyorsunuz, sadece kapıdan girmiyorsunuz.
“Bu kadar ciddi iş yapıyorsan neden böyle içerik üretiyorsun” tepkisini bekliyordum ama gelmedi. Tek bir müşteri ilişkim bozulmadı. Aksine tam tersi oldu: insanlarla çok daha kısa sürede ilişki kurabilmemi sağladı. Karşınızdaki sizi zaten bir yerden tanıyor, bir kere gülmüş, bir tarafınızı görmüş oluyor. O ilk mesafe kalkmış oluyor ve iş konuşması bambaşka bir yerden başlıyor.
Bir de beklemediğim bir şey oldu: mizah tarafından tanıyan insanların girişimcilik tarafıma ilgisi arttı. Bir alanla dalga geçebilmeniz aslında o alanı bildiğinizin göstergesi belki de. İnsanlar bunu sezinliyor.
Yani sonuç olarak burada kendi ön yargımı kırdım. Beklediğimden çok daha güzel tepkiler aldım ve iki tarafın birbirini zayıflatmadığını, aksine güçlendirdiğini gördüm.
Sosyal medyada insanlar senin komik tarafını görüyor. Peki girişimci Metehan’ın kameranın arkasında kimsenin görmediği tarafı nasıl? En çok neyle mücadele ediyorsunuz?
Beni tanıyanlar bilir, ben kendisiyle kavgalı biriyim. En çok mücadele ettiğim kişi de kendim.
Sürekli bir arayış halindeyim. Bazen işle ilgili bir şeye takıyorum, bazen işle hiç ilgisi olmayan bir şeye. Bir konuyu buluyorum ve dibine kadar gidiyorum. Sonra bakıyorum ki abartmışım. Ama açıkçası bunu bir kusur olarak görmüyorum, sadece nasıl çalıştığımı biliyorum.
Somut örnek vereyim. Bu aralar dövüş sporlarına takmış durumdayım. Haftada dört gün MMA yapıyorum, üstüne sabahları ayrıca fiziksel antrenman. Şirket yönetirken, kampanyalar yürütürken, bir yandan da bunun için haftada bu kadar saat ayırmak dışarıdan bakınca tamamen saçma. Ama taktıysan takmışsındır, öyle bir şey.
“Kameranın önünde komik olabiliyorum ama kendime genelde komikten çok ‘tuhaf’ diyorum.”
Aslında sanırım işimi de aynı şeyin bir versiyonu olarak yapıyorum. Bir problemin içine girip çıkmamak, aynı şeyi yirmi kez daha iyisi olsun diye tekrar yazmak, kimsenin fark etmeyeceği bir detayı düzeltmek için gece oturmak. Bunlar aynı damardan geliyor. Sistemleri kurma, bir şeyi verimli hale getirme takıntım da buradan besleniyor.
Kameranın önünde komik olabiliyorum ama kendime genelde komikten çok “tuhaf” diyorum. Kendi tuhaflığımla mücadele ediyorum diyebilirim. Yalnız şunu da eklemem lazım: şikayetçi değilim. Bugüne kadar yaptığım işlerin çoğu bu tuhaflığın ürünü zaten. Herkesin bir çalışma şekli var, benimki de bu.
Bir sonraki röportajımızı kimle yapmamızı tavsiye edersin?
Sizi Hollanda’ya gönderelim :) Yetkin Sağ, Burhan Kocabıyık, Reşat Volkan Günel. Seçin ve beğenin alın :)
Yetkin abi ilk patronum, ilk müşterim; sürekli Hollanda ve Türkiye arasında gidip gelen, çok orijinal ve hikayelerle dolu bir iş insanı. İçinde bulunduğu geleneksel sektörün çok ötesinde, yenilikçi düşünen bir start-up ruhu da var.Mutlaka tanışmanızı arzu ederim.
Burhan, asla yerinde duramayan, projeden projeye koşan; fakat her işe yetişmeye çalışıp başarısız olan insanların aksine, gerçekten sürekli üreten ve sürekli başarılı olan özel bir insan.Birçok bireysel başarısı var birçok ortak iş de yaptık; birçok ortak başarımız var. Genç yaşında start-up exit etmiş; ardından yerinde duramayıp bir sürü yeni projeye imza atmış, hiperaktif bir genç girişimci.
Volkan abi, karşılaşabileceğiniz en renkli kişilik. Boşu boşuna onu tanımlamaya çalışmayacağım; ama meslek olarak söylersek, start-up yatırımcısı ve girişimci.Bu aralar fiziksel yapay zeka konusunda çok iddialı projelerle geliyor. Adama merhaba deseniz, yanlışlıkla bir şey öğreniyorsunuz ve enerjinizi yükselterek uğurluyor sizi.
Bu üç insanın üçü de birbirinden değerli, mutlaka röportaj yapmanızı tavsiye ederim :)




