Connect with us

Köşe Yazarları

Babamın Kasası, Ceneviz Vadisi ve Ticarette Güvenin Altın Çağı

Özhan Erem

Published

on

Özhan Erem | Medyafors A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı

Karaköy Perşembe Pazarı’nın kalın duvarlı taş binaları arasında büyüyen bir çocuk için kasa, önce zenginliğin simgesiydi. Yıllar sonra anladım ki o kasada duran asıl servet para değil; Anadolu tüccarının güveni, eski İstanbul’un ticaret ahlakı ve bir kuşağın centilmenlik kültürüydü.

Bazı hayat dersleri insanın karşısına en beklemediği anda çıkar. Benim ticaret ahlakına dair ilk büyük dersim, Karaköy Perşembe Pazarı’ndaki kalın duvarlı bir taş binada, babamın odasında duran büyük bir kasanın önünde başladı. O yaşta o kasayı zenginliğin simgesi sanıyordum; yıllar sonra anladım ki asıl zenginlik kasanın içindeki para değil, o paranın ardındaki güvendi. Çünkü bir zamanlar İstanbul’un ticaret hayatında sermaye yalnız parayla değil; sözle, itibarla, emanet duygusuyla ve centilmenlikle ölçülürdü.

Kalın Duvarlı Bir Binanın İçinde Başlayan Hikâye

Karaköy Perşembe Pazarı’nda, Kardeşim Sokak’ta, sandal iskelesinin yanı başındaki, Cenevizlilerden kalma kalın duvarlı bina babamın işyeriydi.

Sonradan Bedrettin Dalan zamanında yıkılan binalardan biriydi o. Bugün ayakta olsa, yalnızca bir iş hanı değil, neredeyse başlı başına bir müze olurdu. O kadar heybetli, o kadar vakur, o kadar kendi devrinin karakterini taşıyan bir yapıydı.

Yaz tatillerinde, daha küçük yaşlardan itibaren, rahmetli anneciğimin de teşvikiyle babamla “işe gidiyordum.” Bazen sabahları kıyamayıp uyandırmıyorlardı ama ben gitmek istiyordum. Çünkü orada beni çeken bir hayat vardı. İnsanlar, sesler, figürler, diyaloglar… Muhasebeci Yetvart Bey, Ali Abi, çaycı Ramazan Abi ve daha niceleri… Kalabalık bir toptancı şirketin içinde sorular, cevaplar, telefonlar, hesaplar, sohbetler… Ben hepsini içine çeken bir sünger gibiydim.

Daha o yaşlarda farkına varmadan şunu öğrenmeye başlamışım: Ticaret dediğimiz şey yalnızca alım satım değildir. Bir dili, bir adabı, bir ağırlığı vardır.

Bir Pencerenin Önündeki Çocuk

Babamın ikinci kattaki odasının penceresinden dışarıyı seyrederdim. O pencere benim için İstanbul’a açılan bir loca gibiydi.

Sarayburnu, Topkapı Sarayı, Yeni Cami, eski Galata Köprüsü, Haliç boyunca uzanan büyük şehir manzarası… Hemen aşağıda Eminönü’ne kalkan sandallar; henüz motorsuz, küreğe kuvvet… Ahşap kum kosterleri, eski yolcu gemileri, karşı kıyıya geçmeye çalışan insanlar… Çeşit çeşit insanlar…

Bir de o koku… Pencereyi açınca martı sesleriyle birlikte gelen deniz kokusu… Öğlen saatlerinde lokantacı esnafın kömürde balık dumanına karışan Haliç havası… 60’lı yılların sonlarından söz ediyoruz. İstanbul henüz bütün hafızasını kaybetmemiş, şehir daha tam hoyratlaşmamış.

Babamın Kasası

Herhalde ilkokul çağındayım. Babamın odasında, neredeyse onun boyunda, buzdolabı büyüklüğünde bir kasa var. Çift anahtarlı, ağır, heybetli…

Bir gün kasayı açıyor. Ben de merakla yanaşıyorum. İçeride deste deste banknotlar… Çocuk aklımla ilk söylediğim cümle şu oluyor:

“Babacığım, biz çok zenginiz o zaman…”

Babam bana dönüp hayatım boyunca unutamadığım bir cevap veriyor:

“Bu paraların hepsi bizim değil oğlum.”

Sonra hikâyesini anlatıyor.

Anadolu Yollarında Kurulan İtibar

Babam, ellili yılların sonlarında Anadolu’ya mal satmak için yollara düşüyor. 1961’de kollektif şirketini kuruyor; nalburlara, boyacılara, dükkân dükkân boya satıyor. O yılların Anadolu’su bugünün rahatlığıyla anlatılamaz. İnsan önce insan olarak tartılıyor, sonra tüccar olarak kabul görüyor.

Babam bu yolculuklarda yalnız mal satmıyor; insan tanıyor, karakter tanıyor, güven inşa ediyor. Çok tecrübe kazanıyor, çok da güzel dostluklar kuruyor. Yıllar sonra, 60’ların sonu ile 70’lerin başlarında, şirketini anonim şirkete dönüştürürken 700 müşterisini ortak etmesi de boşuna değil. Bu topraklarda kurumsallaşmanın, piyasa terbiyesinin ve tabana yayılan güven ilişkisinin sessiz örneklerinden biridir bu.

Isparta’da Duyulan Bir İsim

Yine o erken Anadolu seyahatlerinden birinde, Isparta’da bir müşterisi ona İstanbul’da dürüstlüğü ve güvenilirliği ile nam salmış bir tüccardan söz ediyor: Altın Yıldız Mavroudis.

Anlatılana göre Mavroudis öyle güvenilir bir tüccar ki, Anadolu tüccarı kendi adına başkalarından alacağı malların paralarını bile ona emanet ediyor. O da bu paraları ayrı zarflarda, kâğıtlara sarılı şekilde kasasında saklıyor. Ne zaman ki biri, elinde emanet sahibinin imzasıyla “hamiline şu kadar ödeyiniz” notuyla geliyor, Mavroudis parayı teslim ediyor ve notu zarfın içine koyuyor.

Bugün bakınca bu hikâye eski zamanlara ait bir hatıra gibi gelebilir. Ama aslında burada anlatılan şey sadece bir ödeme usulü değil, bir medeniyet ölçüsüdür. İnsanlar parayı bir kasaya değil, bir karaktere emanet ediyorlar.

Babamın Yemini

Babam bu hikâyeyi dinlediği gün kendi kendine bir söz vermiş:

“Ben de bir gün bu kadar güvenilir bir tüccar olacağım.”

Sonra bana dönüp kasadaki paraları göstererek şöyle dedi:

“İşte oğlum, kasamızdaki bu paralar bize kayıtsız şartsız güvenen Anadolu tüccarının paralarıdır. Bu güveni kazanmak çok zordur, kaybetmekse çok kolay.”

O yaşta bu cümlenin ağırlığını tam kavrayamadım elbette. Ama belli ki içimde bir yere yazılmış.

Çünkü insanın bazen çocukken anlamadığı şeyleri, yaş aldıkça hayat ona tercüme eder.

Ceneviz Vadisi’nin Tüccarları

Geriye dönüp baktığımda görüyorum ki bu hikâye yalnızca babamın kasasının hikâyesi değildir. Bu aynı zamanda İstanbul’un büyük ticaret terbiyesinin hikâyesidir.

Ben o hattı kendi içimde hep Ceneviz Vadisi diye anarım. Karaköy’den Bankalar Caddesi’ne, Perşembe Pazarı’ndan Hırdavatçılar Çarşısı’na, Eminönü’nden Tahtakale’ye, Sirkeci’den Sultanhamam’a, oradan Kapalıçarşı’ya uzanan o büyük ticaret hattı… Orada yalnız mal değil, itibar da dolaşırdı. Senet kadar söz de geçerdi.

Rumuyla, Yahudisiyle, Ermenisiyle, Levanteniyle, Türk’üyle bu şehrin tüccarları aynı büyük iklimin insanlarıydı. Hepsi farklı köklerden geliyor olabilirlerdi; ama ticaret masasında onları buluşturan ortak bir dil vardı: güvenilir olmak, sözünde durmak, emanete sahip çıkmak, ölçüyü kaçırmamak.

Centilmenlik Kültürü Bir Nezaket Süsü Değildi

Bugün “centilmenlik” kelimesi çoğu zaman yalnızca kibarlık gibi algılanıyor. Oysa o eski ticaret dünyasında centilmenlik, iş hayatının omurgalarından biriydi.

Borcu geciktirmemekti. Karşındakinin darlığını fırsata çevirmemekti. Masadan kalkınca arkandan “iyi adamdır” dedirtebilmekti. En önemlisi de emanete ihanet etmemekti.

O dünyanın tüccarı sert olabilirdi ama hoyrat olmazdı. Pazarlıkçı olabilirdi ama haysiyetsiz olmazdı. Çünkü bilirlerdi ki para kaybedilir, yeniden kazanılır; ama isim bir kere bozuldu mu, telafisi çok zordur.

İşte o yüzden o çevrenin en büyük sermayesi kasadaki para değil, piyasadaki isimdi.

Asıl Zenginlik Neydi?

Babamın kasasında yalnız para olmadığını sonradan çok daha iyi gördüm.

Orada Anadolu’nun güveni vardı. Yıllarca yol giderek, doğru davranarak, defalarca sınanarak kazanılmış bir itibar vardı. Orada Mavroudis’ten babama, babamdan da bana uzanan görünmez bir çizgi vardı.

Devir değişti. Teknoloji geldi. Bankalar büyüdü. Sözleşmeler kalınlaştı. Ama ticaretin özü değişmedi. Hâlâ en büyük sermaye, güvenilir olmaktır.

Babam İlhan Erem bugün 93 yaşında, Karaköy’deki o bina artık yok. O ağır kasalar, o zarflar, o kürekli sandallar ve biliyor musunuz o koku da büyük ölçüde geçmişte kaldı. Ama dünyanın bize bıraktığı asıl ders hâlâ geçerli:

Asıl zenginlik, kasanın içindeki para değildi.

Asıl zenginlik, o kasaya gönül rahatlığıyla emanet bırakılabilmesiydi.

MESELA

KOLARO Lokantası’nda Öğrendiğim Hayat Dersi

Henüz 7-8 yaşlarındayken, babamın Karaköy Perşembe Pazarı’ndaki ticarethanesine bitişik KOLARO Lokantası benim için yalnızca yemek yenilen bir yer değildi. Orası adeta Türkiye’nin sanayi ve ticaret hafızasının canlı mekânlarından biriydi. Büyük patronlar, kurucu kuşaklar, ağır toplar, sözü geçen tüccarlar, sanayiciler… Vehbi Koç, Rahmi Koç, Burla Biraderler, Yorgo Toprakçıoğlu, İsmet Uzunyol, İlhan Erem, Şaban Çavuşoğlu, Hüsnü Bilgin, Çehreli ve Kalkavan ailelerinin birinci kuşakları… Ve burada adını anmaya satırların yetmeyeceği niceleri…

Çocuk aklımla o isimlerin tarihî ağırlığını tam kavrayamazdım belki; ama o lokantanın havasında başka bir ciddiyet, başka bir seviye, başka bir terbiye olduğunu hissederdim. Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki, KOLARO yalnızca karın doyurulan bir yer değil, ticaret kültürünün incelikle taşındığı bir hayattı.

O günleri düşününce gözümün önüne ilk gelenlerden biri, lokantanın şef garsonu Hristo olur. Güler yüzlü, vakur, ince ruhlu ama yapılı bir İstanbul beyefendisi… Beni görünce koluna takılı bembeyaz peçetesiyle dimdik yürür, büyük bir zarafetle,
Buyursunlar küçük bey
derdi. Ardından aynı ciddiyet ve nezaket içinde,
Bugün ne yersiniz küçük bey?
diye sorar, benim klasik siparişim olan salçalı tavuğu alırdı.

Daha ilkokul birinci sınıfa giden bir çocuğun, o “patronlar diyarı”nda kendini rahat, değerli ve ait hissetmesini sağlayan şey biraz da buydu. Bana bir çocuk muamelesi değil, küçük bir beyefendi muamelesi yapılırdı.

Yıllar sonra fark ettim ki, babam beni birkaç yıl yanında götürdükten sonra o lokantaya zaman zaman tek başıma da gitmem için teşvik ederken, bana farkında olmadan çok özel bir hayat dersi veriyormuş. Sadece lokantada yemek yemeyi değil; insan içine karışmayı, oturup kalkmayı, saygıyı, zarafeti, inceliği ve toplumsal adabı öğretiyormuş.

Babamın şu tembihini bugün bile dün gibi hatırlıyorum:
Oğlum, garsonun bahşişini unutma. Bahşişi hesabı getirdiği tabağın içine bırak. Kominin bahşişini ise tabağın dışına, masanın üstüne koy. Otururken de, kalkarken de yan masalarda oturanlara ‘afiyet olsun’ demeyi unutma.

Ne kıymetli bir hayat okuluydu…

Click to comment

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Are you human? Please solve:Captcha


Son Haberler

Almanya Girişimci Rehberi1 saat önce

Almanlar Influencer Marketing’den Etkileniyor mu? İşte Güncel Veriler

Almanya'da influencer pazarlama üzerine yapılan bir araştırmaya göre, tüketicilerin %23'ü içerik üreticilerinin tavsiyesiyle satın alım gerçekleştirirken; 18–29 yaş grubundaki gençlerin...

Köşe Yazarları4 gün önce

Avrupa’daki Alıcılar Ne İstiyor?

Gülay Yıldırım Kavak | trbusiness.de Pazarlama Direktörü Trbusiness İhracat Rehberi | Bölüm 9 Bir önceki bölümleri buradan okuyabilirsiniz. Numuneniz onaylandı. Fiyatınız rekabetçi. Belgeleriniz...

Köşe Yazarları6 gün önce

Startup Dünyası İçin Seul’den Yanımda Neler Getirdim?

Yeşim Çevik | trbusiness.de Almanya Temsilcisi Bu soruyu Seul’den beraberimde getiriyorum. Bu yıl New York Fintech Week’e ve Davos’taki World...

Yeni Nesil İşler1 hafta önce

Metehan Türkay: Gerçek Hayat, Benim İçeriklerimden Çok Daha Komik

Bir yanda 140’tan fazla şirketin B2B satış süreçleri, diğer yanda sosyal medyada girişimcilik dünyasının klişelerini tiye alan içerikler… Metehan Türkay’la...

Köşe Yazarları1 hafta önce

Yapay Zekâ Markanızı Öneriyor mu? Yeni Pazarlama Savaşı GEO’da Başlıyor

Ceren Saltoğlu | Brand & Marketing Manager Bir süredir pazarlama toplantılarında duyduğum bazı cümlelerin değiştiğini fark ediyorum. Eskiden konu dönüp...

Köşe Yazarları2 hafta önce

Numune Süreci Neden Satıştan Daha Önemli?

Gülay Yıldırım Kavak | trbusiness.de Pazarlama Direktörü Trbusiness İhracat Rehberi | Bölüm 8 Bir önceki bölümleri buradan okuyabilirsiniz. Avrupa’daki doğru alıcıyı buldunuz. Firmanızı...

Köşe Yazarları2 hafta önce

Franchise Yatırımında İkinci El Değeri, Devir ve Buy-Back Garantisi Sorunsalı

Özhan Erem | Medyafors A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Franchise yatırımcısı mağazasını açarken önemli bir sermayeyi dekorasyona, ekipmana ve işletmenin kurulmasına...

SÖYLEŞİ2 hafta önce

Aslı Gümüşel: İlk Şişeyi Görünürlük, İkinciyi Ürün Sattırır

Ashley Joy’u 15 ülkeye taşıyan Aslı Gümüşel, girişimcilik yolculuğunu, kadınların iş dünyasındaki görünmez engelleri ve global marka olma hedefini Trbusiness.de’ye...

Köşe Yazarları3 hafta önce

İhracatta Doğru Fiyat Nasıl Belirlenir?

Gülay Yıldırım Kavak | trbusiness.de Pazarlama Direktörü Trbusiness İhracat Rehberi | Bölüm 7 Bir önceki bölümleri buradan okuyabilirsiniz. Avrupa’ya ihracat yapmak isteyen firmaların...

Köşe Yazarları3 hafta önce

Türkiye’nin ”Yapay Zekâ Devrimi” Ne Anlama Geliyor?

Yeşim Çevik | trbusiness.de Almanya Temsilcisi Küresel startup ve girişim sermayesi sahnesine baktığımda net bir tablo görüyorum. Kartlar şu anda...