SÖYLEŞİ
“Türkiye Sadece Marka Değil, Bilgi ve Düşünce de İhraç Etmeli”
Akademisyen, yazar, girişimci ve Branding Türkiye Kurucusu Mürsel Ferhat Sağlam; dijital markalaşmadan Türk Ekolü vizyonuna uzanan yolculuğunu, Türkiye’nin küresel marka potansiyelini ve geleceğin iş dünyasına ilişkin öngörülerini Trbusiness.de’ye anlattı.
Söyleşi: Gülay Yıldırım Kavak
Dijital markalaşma uzmanı, akademisyen, yazar, mentor ve Branding Türkiye‘nin kurucusu Mürsel Ferhat Sağlam, uzun yıllardır sürdürdüğü akademik ve sektörel çalışmalarıyla Türkiye’de markalaşma disiplininin gelişimine katkı sunuyor.
Dijital markalaşma alanındaki öncü çalışmaları, yayımlanmış 20’den fazla kitabı, çeşitli ana temalarda podcast serileri, Türkiye geneli birçok üniversitedeki yüzlerce konferansı, girişimcilik ekosistemindeki mentorluk faaliyetleri ve uluslararası organizasyonlardaki ulusal temsil görevleriyle bilgi üretimini sürdüren Sağlam, bugün aynı zamanda sosyal bilimler literatürüne “Türk Ekolü” kazandırma vizyonuyla da dikkat çekiyor.
Trbusiness.de olarak Mürsel Bey ile gerçekleştirdiğimiz bu özel röportajda; markalaşmanın geleceğini, yapay zekanın iş dünyasına etkilerini, Türkiye’deki girişimcilik ekosistemini, Global Branding Conference vizyonunu ve Türkiye’nin küresel ölçekte nasıl özgün bir markalaşma yaklaşımı geliştirebileceğini konuştuk.
Mürsel Ferhat Sağlam’ın değerlendirmeleri, yalnızca bugünün iş dünyasına değil, geleceğin marka stratejilerine de ışık tutuyor.
Akademisyen, girişimci, yazar, mentor, podcaster ve marka stratejisti… Bugün farklı alanlarda üretmeye devam eden bir isim olarak tanınıyorsunuz. Bu çok yönlü kariyer yolculuğu nasıl başladı ve sizi bu noktaya taşıyan temel motivasyon ne oldu?
Benim için hem akademik hem de profesyonel kariyerin başlangıç noktası 17 yaşımdır. Üniversite eğitimime başladığım yıl, aynı zamanda iş hayatına da adım attım. O günden bu yana akademik üretimim ile sektördeki çalışmalarım kesintisiz bir şekilde devam ediyor.
Üretmeyi seven, disiplinli çalışan ve rutinlerine bağlı bir insanım. Aynı zamanda karşıma çıkan fırsatları doğru zamanda değerlendirmeye özen gösteriyorum. Ancak beni sürekli yeni projeler geliştirmeye yönelten asıl motivasyon, “Yeni Bir Sistem” manifestomda da ifade ettiğim düşünceye dayanıyor.
“Benim en büyük motivasyonum, geleceği şekillendirecek yapılar inşa etmek.”
Toplum bize çok erken yaşlardan itibaren iki seçenek sunuyor: Ya mevcut sisteme uyum sağlayacaksınız ya da sistemin karşısında duracaksınız. Ailemizden eğitim hayatımıza, iş yaşamından sosyal çevremize kadar bu anlayış farklı biçimlerde sürekli karşımıza çıkıyor.
Oysa benim inandığım üçüncü bir yol var: Yeni bir sistem kurmak. Ben hiçbir zaman yalnızca mevcut düzenin bir parçası olmayı ya da ona karşı çıkmayı hedeflemedim. Bunun yerine değer üreten, insanlara fayda sağlayan ve kalıcı etki bırakan yeni sistemler, yeni ekosistemler ve yeni yaklaşımlar geliştirmeye odaklandım.
Bugün Branding Türkiye’den Global Branding Conference’a, dijital markalaşma çalışmalarından “Türk Ekolü” vizyonuna kadar hayata geçirdiğim tüm projelerin ortak paydasında da bu anlayış yer alıyor. Benim en büyük motivasyonum; sadece bugünü değil, geleceği de şekillendirecek yapılar inşa edebilmek.
Türkiye’de dijital markalaşma kavramını akademik ve sektörel boyutta ele alan öncü isimlerden birisiniz. Dijital markalaşmayı kavramsallaştırma süreci nasıl gelişti ve bugün bu yaklaşımın iş dünyası açısından neden kritik olduğunu düşünüyorsunuz?

Kavramsal çalışmalar üretmeyi her zaman önemsedim. Dijital markalaşma kavramını ortaya çıkaran süreç de aslında saha deneyimim ile akademik çalışmalarımın kesişim noktasında şekillendi. 2012 yılında, henüz 22 yaşındayken kurduğum Ajans Paradise aracılığıyla markalara dijital pazarlama hizmetleri sunuyorduk. O dönemde dijital pazarlama denildiğinde akla çoğunlukla sosyal medya reklamları, arama motoru reklamları veya internet reklamları geliyordu.
Bugün bile bu algının büyük ölçüde devam ettiğini söyleyebiliriz. Diğer tarafta ise markalar, kurumsal kimlikten kurumsal iletişime kadar birçok stratejik süreci hâlâ geleneksel yöntemlerle yönetiyordu. Bu durum, dijital pazarlama ile marka yönetiminin birbirinden bağımsız ele alınmasına neden oluyordu. Ben ise sektörün tam ortasında dijital pazarlama projeleri yürütürken, akademik tarafta marka yönetimi ve kurumsal iletişim üzerine çalışıyordum.
Bu iki alanı birlikte değerlendirdiğimde, markaların gerçek ihtiyacının yalnızca dijital pazarlama yapmak değil; dijital dünyada stratejik olarak marka inşa etmek olduğunu gördüm. İşte bu noktada, dijital pazarlama ile marka yönetimi, kurumsal iletişim, itibar yönetimi ve dijital dönüşümü bütüncül bir bakış açısıyla ele alan “dijital markalaşma” yaklaşımını kavramsallaştırmaya başladım.
Bugün dijital markalaşmayı, dijital kanallarda görünür olmanın ötesinde; markanın dijital ekosistemde sürdürülebilir bir kimlik, itibar, deneyim ve değer üretmesini sağlayan stratejik bir yönetim modeli olarak tanımlıyorum. Çünkü artık rekabet sadece ürünler veya hizmetler arasında değil; dijitalde güven inşa edebilen, deneyim sunabilen ve anlam üretebilen markalar arasında yaşanıyor. Bu nedenle dijital markalaşma, günümüz iş dünyası için bir tercih değil, sürdürülebilir rekabetin temel unsurlarından biridir.
Kurucusu olduğunuz Branding Türkiye, yıllar içerisinde yalnızca bir yayın platformu olmanın ötesine geçerek önemli bir bilgi ve iletişim ekosistemine dönüştü. Bu dönüşümün arkasındaki vizyon neydi?
Aslında bu dönüşüm planlanmış bir sonuçtu. Branding Türkiye’yi hiçbir zaman yalnızca bir medya platformu olarak kurgulamadım. En başından itibaren hedefim; bilgi üreten, paylaşan ve ekosistem oluşturan bir yapı inşa etmekti. Bunun temelinde de “Yeni Bir Sistem” vizyonu yer alıyor. Bugün geldiğimiz noktada Branding Türkiye; 100’den fazla kategoride içerik üreten, araştırma ve raporlar yayımlayan, yeni kavramlar geliştiren, eğitim programları tasarlayan, kitaplar yayımlayan, podcast serileri hazırlayan, konferanslar ve çeşitli etkinlikler düzenleyen çok yönlü bir bilgi ve iletişim ekosistemine dönüştü. Dolayısıyla artık sadece haber üreten veya içerik paylaşan bir platform değil; bilgi üreten, bilgi paylaşan ve bilgi ekosistemi oluşturan bir yapıdan söz ediyoruz.
“Türkiye’nin aynı zamanda bilgi, model ve düşünce ihraç eden bir ülke olması gerekiyor.”
Zaten biraz tüm bu bahsettiklerimden dolayı ben Branding Türkiye’yi çoğu zaman bir medya kuruluşundan ziyade bir okul olarak tanımlıyorum. Çünkü burada yalnızca içerik üretmiyoruz; aynı zamanda düşünce geliştiriyor, yeni yaklaşımlar ortaya koyuyor ve insanların mesleki gelişimine katkı sunacak kaynaklar oluşturuyoruz. Aslında bugün halen üzerinde çalıştığımız Türk Ekolü (Istanbul School) vizyonunun temelleri de tam olarak burada atıldı. Çünkü bir ekol oluşturabilmek için önce bilgi üretmeniz, bu bilgiyi sistematik hâle getirmeniz ve sürdürülebilir bir ekosistem inşa etmeniz gerekir. Branding Türkiye’nin bugünkü yolculuğu da tam olarak bu anlayışın bir sonucudur.
Bugüne kadar 20’den fazla kitap kaleme aldınız, 10 farklı podcast serisi hazırladınız ve yüzlerce konferansta konuşmacı olarak yer aldınız. Bilgiyi bu kadar farklı platformlarda üretmeyi ve paylaşmayı neden önemsiyorsunuz?
Röportajın başında da ifade ettiğim gibi okumak, yazmak ve anlatmak benim hayatımın vazgeçilmez rutinleri arasında yer alıyor. Bilgiyi yalnızca tüketen değil, aynı zamanda üreten ve paylaşan tarafta olmayı önemsiyorum. Çünkü bilginin gerçek değeri, paylaşıldığında ve başkalarına fayda sağladığında ortaya çıkıyor.
Bu arada şunu da ifade etmek isterim ki benim için kitap, podcast, konferans veya eğitim aslında birbirinden farklı faaliyetler değil; aynı amaca hizmet eden farklı iletişim araçlarıdır. Önemli olan bilgiyi doğru formatta ve doğru hedef kitleyle buluşturabilmektir. Bu da bazen kitap veya makale yazmakla oluyor, bazen konferans vermekle ve bazen de podcast çekmekle mümkün oluyor.
Aynı zamanda 20’den fazla ulusal ve uluslararası teknopark, TEKMER ve yatırım ağında mentor olarak girişimcilere rehberlik ediyorsunuz. Türkiye’nin girişimcilik ekosistemini yakından gözlemleyen biri olarak, sizce girişimlerin en büyük eksikliği nerede başlıyor?
Evet, farklı sektörlerden girişimcilerle çalışan 20’den fazla ulusal ve uluslararası platformda mentor olarak görev yapıyorum. Bu süreçte yüzlerce girişimi değerlendirme ve farklı iş modellerini yakından inceleme fırsatı buldum. Gözlemlediğim kadarıyla girişimcilerin yaptığı hatalar sektörden bağımsız olarak büyük ölçüde benzerlik gösteriyor.
Hatta bu deneyimlerimi “Girişimcilerin Büyük Hataları” adlı podcast serisi ve kitap çalışmasında bir araya getirdim. Bu arada bence en büyük hatalardan biri, “ilk olma” hedefini başarı kriteri olarak görmek. Birçok girişimci, daha önce yapılmamış bir fikrin peşinden koşuyor. Oysa pazarın sizden beklentisi ilk olmanız değil; mevcut çözümlerden daha iyi, daha sürdürülebilir ve daha fazla değer üreten bir çözüm sunmanızdır. Bir diğer önemli yanılgı ise son yıllarda sıkça dile getirilen “sermayesiz girişimcilik” söylemidir. Elbette düşük maliyetle başlanabilecek iş modelleri vardır. Ancak girişimciliğin hiçbir kaynağa ihtiyaç duymadan gerçekleştirilebileceği düşüncesi gerçekçi değildir.
Ne yazık ki özellikle kariyer ve motivasyon odaklı etkinliklerde, girişimciliğin neredeyse hiçbir kaynağa ihtiyaç duymadan başarılabileceği yönünde romantik bir algı oluşturuluyor. Bu söylemlere inanarak hazırlıksız şekilde yola çıkan ve hem maddi hem de manevi anlamda ciddi kayıplar yaşayan birçok girişimciyle karşılaştım.
Global Branding Conference’ın kurucusu ve başkanı olarak Türkiye merkezli küresel ölçekte yeni bir ekosistem inşa etmeyi hedefliyorsunuz. Bu konudan biraz bahsetmenizi rica edeceğiz.
Global Branding Conference (GBC), aslında uzun yıllara yayılan bir vizyonun somut çıktısı. Branding Türkiye olarak 2018–2026 yılları arasında gerçekleştirdiğimiz etkinlikler, zirveler ve konferanslar boyunca önemli bir entelektüel sermaye, güçlü bir profesyonel ağ ve ciddi bir organizasyonel deneyim kazandık.
Global Branding Conference, tüm bu birikimin tek bir çatı altında buluştuğu küresel bir marka ekosistemi olarak kurgulandı. Biz Global Branding Conference’ı yalnızca bir konferans yahut zirve olarak görmüyoruz. Amacımız; akademiyi, iş dünyasını, girişimcilik ekosistemini, kamu kurumlarını ve teknoloji dünyasını aynı platformda buluşturan sürdürülebilir bir bilgi ve iş birliği ağı oluşturmak. Bu yönüyle Global Branding Conference, konuşmaların dinlenip dağıldığı klasik etkinlik anlayışının ötesinde, fikirlerin üretildiği, iş birliklerinin kurulduğu ve yeni projelerin filizlendiği bir ekosistem olmayı hedefliyor. Her yıl farklı bir ana tema etrafında gerçekleştirilecek olan Global Branding Conference’ın ilk buluşmasının teması ise “Day Zero” olacak.
Uluslararası organizasyonlarda Türkiye’yi marka elçisi olarak temsil ediyor, farklı ülkelerde iş dünyası profesyonelleriyle bir araya geliyorsunuz. Türkiye’nin marka potansiyeli hakkında dünyada nasıl bir algı var ve bu algıyı değiştirmek için neler yapılmalı?
Türkiye’yi uluslararası platformlarda marka elçisi olarak temsil etmek benim için büyük bir gurur ve aynı zamanda önemli bir sorumluluk. Farklı ülkelerde iş dünyası profesyonelleri, akademisyenler, girişimciler ve sektör temsilcileriyle iletişim kurma fırsatı buluyorum. Bu sayede Türkiye’nin küresel marka algısını anlama imkanı da elde ediyorum.
Genel tabloya baktığımda, Türkiye’nin küresel ölçekte düşündüğümüzden daha güçlü bir potansiyele sahip olduğunu söyleyebilirim. Özellikle savunma sanayiindeki başarılar, Türk şirketlerinin uluslararası satın almaları, teknoloji girişimlerinin gerçekleştirdiği başarılı exit’ler ve farklı sektörlerde ortaya çıkan yenilikçi iş modelleri, Türkiye’nin küresel görünürlüğünü önemli ölçüde artırıyor. Ancak bundan sonraki aşamada yalnızca başarılı şirketler veya girişimler çıkarmak yeterli olmayacak.
“Bilgiyi içselleştirmek ve onu değere dönüştürmek her zamankinden daha zor.”
Türkiye’nin aynı zamanda bilgi, model ve düşünce ihraç eden bir ülke hâline gelmesi gerekiyor. Ben bu noktada akademide üzerinde çalıştığımız Türk Ekolü (Istanbul School) yaklaşımını oldukça önemli buluyorum. Çünkü bir ülkenin küresel etkisi yalnızca ekonomik gücüyle değil; ortaya koyduğu özgün fikirler, geliştirdiği yaklaşımlar ve literatüre kazandırdığı kavramlarla da ölçülür. Dolayısıyla hedefimiz sadece dünyaya başarılı markalar kazandırmak değil, markalaşma alanında dünyada referans alınan özgün bir düşünce ekolü de inşa edebilmek. Bana göre Türkiye’nin gerçek küresel rekabet avantajı tam da burada yatıyor.
Yapay zeka, üretken teknolojiler ve dijital dönüşüm iş dünyasını köklü biçimde değiştiriyor. Sizce önümüzdeki beş yıl içerisinde markaları bekleyen en büyük dönüşüm ne olacak?

Yapay zeka konusunda her fırsatta dile getirdiğim temel bir yaklaşım var: Yapay zekayı ekibinizin bir parçası olarak konumlandırırsanız büyük bir verimlilik elde edebilirsiniz. Ancak “Yapay zekâ her şeyi yapsın, bana ihtiyaç kalmasın” diyorsanız, burada aslında başka bir problem vardır. Çünkü gerçekten size ihtiyaç kalmayacaksa, belki de mesele yapay zeka değil, sizin süreçte nasıl bir değer ürettiğinizdir.
Ben yapay zekayı insanın yerine konumlandırılması gereken bir teknoloji olarak görmüyorum. Yapay zeka; doğru yönlendirilen, denetlenen, geliştirilen ve ekibin yetkinliklerini tamamlayan bir çalışma arkadaşı gibi düşünülmeli. Asıl değer, insan zekası ile yapay zekanın birbirinin alternatifi hâline gelmesinde değil, birbirini tamamlamasında ortaya çıkıyor.
Önümüzdeki beş yıl içerisinde markalar açısından en büyük dönüşümün de burada yaşanacağını düşünüyorum. Yapay zekayı sadece bir araç olarak kullananlarla, onu iş süreçlerine, stratejilerine ve kurum kültürlerine entegre edenler arasında ciddi bir fark oluşacak. Bu nedenle markaların geleceğini yalnızca teknolojiyi kullanıp kullanmamaları değil, teknolojiye ne kadar hızlı ve doğru şekilde uyum sağlayabildikleri belirleyecek.
Kısacası önümüzdeki 5 yıl, markalar için bir tercih dönemi değil, bir uyum ve dönüşüm dönemi olacak. Bu dönüşüme ayak uydurabilenler büyüyecek; ayak uyduramayanlar ise rekabetin gerisinde kalacak.
Bugüne kadar akademiden medyaya, girişimcilikten uluslararası organizasyonlara kadar birçok alanda sürdürülebilir başarı elde ettiniz. Geriye dönüp baktığınızda sizi en çok gururlandıran proje veya başarı hangisi ve neden?
Geriye dönüp baktığımda beni en çok gururlandıran şey, tek bir proje ya da başarıdan ziyade yıllara yayılan bir düşünsel yolculuğun bugün bir ekol vizyonuna dönüşmüş olması. Bu yolculuk, dijital markalaşmaya yönelik kavramsallaştırma çalışmalarım ile başladı.
O dönemde dijital pazarlama ile marka yönetimini birbirinden bağımsız alanlar olarak ele almak yerine, bu iki alanı bütünleşik ve stratejik bir çerçevede değerlendiren bir yaklaşım geliştirmeye çalıştım. Zaman içerisinde bu çalışmaların akademik ve sektörel karşılık bulması, benim için önemli bir motivasyon kaynağı oldu.
Bugün ise bu sürecin Türk Ekolü (Istanbul School) vizyonuna ulaşmış olması benim açımdan çok daha anlamlı. Çünkü burada mesele yalnızca yeni bir kavram ortaya koymak değil; Türkiye’den hareketle özgün bir düşünce ve bilgi üretim modeli geliştirmek.
Sosyal bilimler ve düşünce tarihinde farklı ülkelerin geliştirdiği ekollerin literatüre yön verdiğini görüyoruz. Benim hedefim de Türkiye’nin yalnızca bu literatürü takip eden değil, kendi kavramlarını ve yaklaşımlarını üreten bir aktör olması. Türk Ekolü fikrini bu nedenle önemsiyorum. Dolayısıyla beni en çok gururlandıran şey, bir kavramı ortaya atmış olmak değil; yıllar önce başlayan bir fikrin bugün daha geniş bir düşünce sistemine dönüşmüş olması. Benim için asıl başarı, bir şey üretmekten ziyade ürettiğiniz şeyin sizden sonra da yaşamaya devam edebilmesidir.
Son olarak; kariyerinin başındaki genç profesyonellere, girişimcilere ve geleceğin marka liderlerine tek bir tavsiye verme şansınız olsaydı, bu ne olurdu? Geleceğin dünyasında fark yaratmak isteyenlere hangi bakış açısını önerirsiniz?
Günümüzde bilgiye erişmek hiç olmadığı kadar kolay; ancak bilgiyi içselleştirmek, doğru yorumlamak ve onu bir değere dönüştürmek her zamankinden daha zor. Bu nedenle genç profesyonellere ve girişimcilere ilk tavsiyem, öğrenmeyi bir dönemsel faaliyet değil, günlük hayatlarının ve rutinlerinin bir parçası hâline getirmeleri olur.
“Sisteme uyum sağlamak ya da karşı çıkmak zorunda değilsiniz; kendi sisteminizi kurabilirsiniz.”
Bunun yanında fırsatları fark etme ve doğru zamanda değerlendirme becerisini geliştirmelerini, güçlü bir network oluşturmaya önem vermelerini ve farklı disiplinlerle temas hâlinde olmalarını öneriyorum. Çünkü bugün başarı yalnızca ne bildiğinizle değil; bildiklerinizi nasıl kullandığınız, kimlerle birlikte çalıştığınız ve ortaya ne tür bir değer koyduğunuzla da ilgili. Ve elbette Türk Ekolü (Istanbul School) vizyonunun bir parçası olmalarını isterim. Çünkü bu yalnızca akademisyenlerin ya da belirli bir grubun meselesi değil. Türkiye’nin kendi bilgi birikimini, deneyimini ve özgün düşünce üretimini küresel literatüre taşıması hepimizin katkı sağlayabileceği bir sosyal bilim meselesi.
Gençlere söyleyeceğim en önemli şey belki de şu olur: Sisteme yalnızca uyum sağlayan ya da ona karşı çıkan biri olmak zorunda değilsiniz. Kendi sisteminizi kurabilirsiniz. Benim bütün çalışmalarımın temelinde de bu düşünce var.
Bu vesileyle Trbuusiness.de ekibine de bu değerli ve gerçekten ufuk açıcı sorular için teşekkür ederim. Beni yalnızca yaptıklarımı anlatmaya değil, neden yaptığımı da düşünmeye sevk eden güzel bir söyleşi oldu.
Mürsel Ferhat Sağlam’ı sosyal medyada takip etmek için mikrositeyi ziyaret edebilirsiniz; https://linktr.ee/murselsaglam



